10 gün Orta Avrupa ve Eve Dönüş
5/9/2009 · Kategori: Yurt disi seyahat
Ne olacak, nasıl geçecek derken 10 geceyi bitirdik ve eve dönüş vakti geldi. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey yapabildiğimize inanamiyorum. Her gün kilometrelerce yürüdük, Önceden ziyaret etmeyi planladığımız her yere gittik. Çok şükür ne sağlık, ne de hırsızlık v.s. gibi bir problem yaşamadan bu günleri geçirdik.
Sabah bavullarımızı alıp, ev sahibimiz Servas'lı arkadaşlarımız ile vedalaşıp metroya bindik ve Florenc istasyonuna gittik. Burada valiz emanet vardi, valizleri oraya bıraktık. Sonra yine metroya binip şehir merkezine indik. Kızım kaç para olursa olsun dün beğendiği çantayı alacağını söyledi. Anlaşılan bütün gece kafasına taktı. Gidip onun beğendiği çantayı aldık. Sonra güzel bir yerde kahvaltı yapalım dedim. 10 gündür doğru dürüst kahvaltı yapamamıştık. Birden aklıma Cafe Louvre geldi. Hadi oraya kahvaltıya gidiyoruz dedim. Çocuklarımın mızıklanmalarını duymadım bile.
Cafe Louvre icin biraz yürümemiz gerekiyordu. Dün gittiğimiz Cafe Slovia'ya çok yakın burası. Cafe Louvre'da Kafka'nın ve Albert Einstein'ın çok sevdiği kafe. Inanılmaz sevimli ve güleryüzlü garsonumuz hemen siparişlerimizi aldı. Omletler, peynirler, çaylar, taze sıkılmış portakal suları ne varsa söyledik ve neşeyle kahvaltımızı yaptık. Bu keyif için sadece 45-50 lira ödedim desem bahşiş dahil. Insanın inanası gelmiyor. Hem de bu kadar güzel ve özel kafede.
Benim saat 13:00 te otobüsüm vardı. Prag'tan Bratislava'ya dönecektim. Tabiki biletimi bir kaç gün önceden almıştım. Çocuklarımda benimle dönecekti ama başka bir program yaptılar. Prag'tan Brüksel'e ucuz uçak bileti buldular. Onların uçağıda 15:30 da kalkacak. Brüksel'den trenle Fransa'ya geçecekler. Eşimin çok yakın bir arkadaşında 2 hafta kalacaklar. Eşi Fransız ve artık oraya yerleşmiş olan bu arkadaşlarımız epeydir onları çağırıp duruyorlardı.
Florenc'e geldik. Bavulları emanetten aldık. 10 dakika sonra benim otobüsüm kalkacak onlarında hemen metro ve otobüs ile havalimanına gitmeleri gerek. Onların metro biletlerini aldım. Bavulları olduğu için bavullara da bilet aldım. Biletlerini verdim, öptüm, vedalaştık ve hızla kalkmak üzere olan otobüsüme doğru gittim. Aklım çocuklarımda iken otobüs hareket etti. Eurolines otobüs firmasının Business hattı ile Bratislava 4 saat 15 dakika sürdü. Hiç yorulmadan geçti zaman.
Bratislava otobüs garına indim. Saat 17:30'a geliyor uçağım gece 11:00 de. Bu minnacık otogarda nasıl vakit geçireceğim bilmiyorum. Otobüs cafe geldi aklıma, kızımla çok sevmiştik orayı. Gidip oturdum ve bilmediğim bir dilde saatlerce TV izledim, etrafı seyrettim. Saat 20:00'ye gelirken garson kıza otobüs ile havalimanına nasıl gideceğimi sordum. Bana kendi dilinde bir şeyler söyledi anlamadım. Sonra arka masamdaki kızla birşeyler konuştu ve kız benim yanıma geldi. Garson kızın ingilizce bilmediğini ama kendisinin yardımcı olabileceğini söyledi. Tanrım Bratislava'da ingilizce konuşan birisi, bu bir rüya olmalı. Sevinçle gülümsedim ve havalimanına gitmek istediğimi ama normal otobüs kullanmak istediğimi söyledim. Bana 2 otobüs ile gidebileceğimi söyleyip kağıda yazdı ve ilk otobüsün kalkacağı durağı gösterdi. Hesabı ödeyip kendisine ve garson kıza çok teşekkür edip kalktım.
Gösterdiği durağa gittim ve makineden 0.5 euroya bilet aldım. 5 dakika sonra binmem gereken otobüs geldi. Tahminen 3 durak sonra inmen gerekiyor demişti bana ve durak ismini yazmisti. 3. durağa geldik ama durakta yazan isimle kağıtta yazdığı isimle eşleşmiyor. Otobüs hareket etti ben de oturanlara durağın ismini gösterdim. Kimse ingilizce bilmiyor. Bana kendi dillerinde bir şeyler soruyorlar ama anlamıyorum. En son 60 yaşlarında bir kadıncağız kollarını açarak uçak şekli verdi kendine. Ben gülerek yes dedim. Eliyle işaret ederek kendisini takip etmemi istedi. Bir sonraki durakta indik. O önde ben arkada bir paralel sokağa gittik. Otobüs durağına geldiğimizde bana burda beklemem gerektiğini işaret edip gitti. Ben de defalarca kendisine teşekkür ettim. Elimdeki kağıtta yazan 2. otobüs geldi. Ona bindim ve yaklaşık 15 dakika sonra havalimanındaydım. 18-20 Euro taksi parası vermeden ve rahat sayılabilecek bir yolculukla sadece 0,5 euroya gitmiştim.
Gezmek, yeni şehirler/ülkeler görmek, yeni insanlar tanımak elbette çok güzel ama insan evini, düzenini, yatağını, arkadaşlarını herşeyi özlüyor. Ama şunu bilir şunu söylerim: Kesinlikle seyahat etmek insanın bakış açısını genişletiyor ve dünyaya başka bir gözle bakıyorsunuz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
10 Gün orta Avrupa - 13 Ağustos 2009 Perşembe - 10.gün
4/9/2009 · Kategori: Yurt disi seyahat
Bugün güzel şehir Prag'ta son gecemiz. Dün Florenc'ten bugün gitmeyi planladığımız Terezin kampı için gidiş bileti almıştık. Kişi başı 87 Kr ödedim ama bu kez otobüsümüz farklı bir istasyondan kalkacaktı. Holesovice istasyonuna metro ile çok rahat ulaştık.
Otobüs sabah saat 10'da idi. Biletlerimizin üstünde oturma numaralarımız olmasına rağmen bizim yerlere Italyanlar oturmuş. Ve bileti gösterdiğim halde hiç oralı olmadılar. Ingilizce bir şeyler söylüyorum bana Italyanca karşılık veriyorlar. Saygısızca bu davranışlarından ötürü sinir olduk. 50 dakika süren yolu ayakta gittik.
Terezin'e vardık. Uzun yıllardır burayı görmeyi çok istiyordum. Nazilerin insanlık dışı muamelelerine maruz kalan bu insanların yaşadıkları kampı çok merak ediyordum. Kampa doğru yürürken büyük bir mezarlık gördük önce. Sonra kampın ana girişine doğru ilerledik. Kombine aile bileti aldım (400 Kr). Gişedeki kadın hangi ülkeden geldiğimizi sordu. Sonra bize Türkçe broşür verdi. Bu uygulamayı çok sevdik biz. Elimizdeki Türkçe broşürde numaralar var ve yanında açıklamaları var. Gezdiğimiz yerlerin kapılarında da bu numaralar var ve broşürden aynı numarayı bulup açıklamalarını okuyarak kolaylıkla gezebildik.
Girdiğimiz her oda ve bölüme hüzün işlemiş gibiydi. Kaldıkları yatakhanelerde, tek kişilik odalarda her yerde duvarlara sinmiş ne çok öykü ve hüzün var kimbilir? O kadar çok film, belgesel izledim ki bu konuda burda olduğuma inanamıyorum. Herkesin burayı gidip görmesi gerekiyor ki bu insanlık dramı unutulmasın. O tek kişilik odalarda nasıl yaşamışlar? Yatakhanelerinde ise 150-200 kişinin orada yatabildiğine insanın inanası gelmiyor.
Bahçesinde güzel bir müze hazırlamışlar. Orda kampta yaşayanlara ait bugüne kalan eşyalar, kullandıkları mahkum kıyafetleri, mutfak eşyaları bir çok şey sergileniyor. Kampta yaşamış olan kişilerle çekimler yapmışlar ve bunlarıda TV odasında yayınlıyorlardı. İsterseniz oturup izleyebiliyorsunuz. Kendi dilinde yapılan bu çekimleri altta Ingilizce ile yayımlıyorlardı. Oturup biraz izledim ve çok etkilendim. O zaman genç bir delikanlı olan ama şimdi oldukça yaşlanmış bir adam bu kampta yaşadıklarını anlatıyordu. 1 kişinin yatması gereken yerlerde en az 3 kişi yatıyorduk diyordu. Ve yatakhaneye girer girmez duvar kenarı kapmak için nasıl var gücüyle koştuğunu anlattı. Çünkü duvar kenarını kaptığı zaman yüzünü duvara dönüp yatarmış. Böylece kimsenin nefesi suratına gelmeden uyuyabilme şansı varmış. Diğer türlü yüzünüzün hemen yanında başka bir insanın yüzü ve nefesi...Anlatmakla olmuyor, gidip burayı görmek ve hissetmek lazım.
Saatlerce ve hüzünle gezdik bu oldukça büyük kampı. Yakın bir mesafede başka bir müze daha vardı. Kapısından girdik ama 10 dakika sonra otobüs gelecekti o yüzden bu müzeye girmeden otobüs durağına gittik ve Prag merkeze döndük.
Prag'ta gezmek istediğimiz 2 müze vardı programımızda. Birincisi Minyatür Müzesi idi. 17:00 de kapanacaktı aceleyle oraya yetişmeye çalıştık. Ama yanlış otobüse binip ters yöne gitmişiz. Farkedince hemen indik. Ve doğru yöndeki otobüse binip koşturarak ve sorarak müzeyi bulduk. Saat tam 17:00 idi müze kapısından girdiğimizde. Müze sorumlusu genç çocuk müzenin kapandığını söyleyip bizi alamıyacağını söyledi. Ben ve çocuklar bugün son günümüz olduğunu, müzeyi gezmeyi çok istediğimizi ve onu çok geciktirmiyeceğimizi söyledik. Çocuk bizim bu kadar istekli olduğumuzu görünce peki dedi (3 kişi için 110 Kr ödedim). Ve bu şirin, küçük müzeyi gezdik. O kadar ilginç ki normal gözle göremiyeceğiniz çalışmalar bunlar ve ancak büyüteç ile görebiliyorsunuz. Saç telinin üzerine trenler yapmışlar, pirinç tanesinin üzerine deve kervanı. Insanın inanası gelmiyor. Müze sorumlusuna çok teşekkür edip, 18:00 de kapanacak olan Kafka müzesine doğru yola çıktık.
17:30'da Kafka müzesinin önündeyiz ve bilet almaya çalışıyoruz ama satmıyorlar. Neden diyorum. Müzeyi gezmek için en az 1 saate ihtiyacınız var, şu an sadece yarım saat var ve bu müzeyi gezmek için yeterli değil diyor yetkili. Biz hızlıca gezmek istiyoruz, bugün son günümüz lütfen diyoruz, rica ediyoruz ama burda şansımız yaver gitmiyor. 17:00'de bilet satışlarını durduruyorlarmış. Sinir içinde ordan ayrılıyoruz.
Yine vakit kalırsa gitmeyi planladığımız Slovia Cafe'yi bulmaya çalışıyoruz. Information'a girip soruyoruz. Bize hem bu cafe'yi hem de Cafe Louvre'u tavsiye diyorlar. Biz tercihimizi Slovia Cafe'den yana kullanıyoruz. National Theatre'ın tam karşısında çok eski ve çok güzel bir cafe burası. Kafka'nın ve Nazım Hikmet'in en sevdiği cafe burası. O yüzden gelmeyi çok istiyordum. Bu güzel kafede güzel birer bira ve bahşişle beraber 147 Kr ödedim. Çıkmadan önce garsona Türkiye'den geldiğimizi, bizim çok ünlü bir şairimizin bu cafeyi çok sevdiğini söylediğimde bana "Nazim Hikmet" dediğinde şok oldum. Evet dediğimde onun anısına duvarda bir fotoğrafları olduğunu isterse onu gösterebileceğini söyledi. Sevinçle onu takip ettik. Duvarda sevgili Nazım Hikmet'in fotoğrafını gördüğümüzde çok duygulandık.
Cafe'den çıkıp şehir merkezindeki hediyelik eşya satan yerlerde biraz dolaştık. Kızım bir çanta beğendi ve her yerde aynı çantanın fiyatını sorup duruyoruz. Pazarlık yapmaya çalışıyoruz ama nafile, kimse fiyatını indirmiyor. Oğlum çok pahalı boşver deyince kızımda bana dönüp sordu. Ben her zaman onlara "yurt dışında çok beğendiğiniz bir şeye hemen karar verip almanız gerekiyor, sonra alırım dediğinizde bir daha alma şansınız büyük olasılıkla olmuyor" derim. Bu her şey için geçerli değil, sadece çok çok beğendiğiniz ve oraya özgü bir şey ise. Parasına kıyıpta alamadı. Sonra bütün gece mızıklanıp durdu.
McDonalds'ta yemek yemeye karar verdik. Sokak masaları olan bir McDonalds'tı ve yolda geçenleri izlerken bir taraftanda yemeğimizi yedik. Bu şehirde son gecemiz ve yemeğimiz ve fastfood yiyoruz, işe bak. Yemeğimiz bitince çok sevdiğim Municipal House gidelim istedim. Finali o güzel mekanda yapalım bari dedim. Bir şeyler içtik ve bol bol sohbet ettik, neler yaşadığımızı konuştuk. Yarın burdan ayrılacağımıza inanamıyorduk ama ayrılık vakti gelmişti işte. Daha gidip valizleri toplayacaktık istemeyerekte olsa kalktık ve eve doğru yola koyulduk.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
10 Gün orta Avrupa - 12 Ağustos 2009 Çarşamba - 9.gün
4/9/2009 · Kategori: Yurt disi seyahat
Erken kalkıp dün aldığımız ekmek ve peynirlerle sandviç yaptım. Öğlen yemek için çantama yerleştirdim. Botel'in kahvaltı salonuna gittik, yine çok fazla bir şey yiyemeden kendimizi yollara atmadan önce check out yaptırdık ve bavullarımızı bagaj odasına bıraktık akşam gelip alacağız dedik. Bugün bu sevimli Botel'de son günümüz 2 günde Servasli bir aile de kalacağız. Akşam 7 gibi bizi botelden gelip alacaklar.
Dün Florenc istasyonundaki Information'dan Karlovy Vary'ye nasıl gideceğimizi öğrenmiştik. Yine aynı istasyondan binecektik. Kişi başı 140 Kr ödedim ve yolculuk yaklaşık 2.5 saat sürdü. Niye bilmiyorum çok sevmiyeceğimi düşünüyordum Karlovy Vary'yi. Ama her yerde mutlaka gidin ve görün yazdığı için programımıza almıştım.
Sanırım insan çok büyük beklenti ile gitmediği bir yerde daha çok mutlu oluyor. Burasıda benim için öyle oldu. Çok sevimli bir yer. Evler, sokaklar çok güzel ve her taraf cıvıl cıvıl. Tertemiz, pırıl pırıl ve bir sayfiye havasında burası. Kocaman ve çok uzun bir ana caddesi var onu yürümeye başladık. Sürekli sağımıza solumuza bakıyoruz, o kadar güzelki her taraf bir şey kaçırmamaya çalışıyoruz.
Epey bir yürüdükten sonra oğlumun çığlığı ile onun olduğu yöne baktık. Çok sevdiği en son çevrilen James Bond filminin çevrildiği oteli görmüş onu bize gösteriyor. Bu çok güzel bir otel. İçeriye giriyoruz casinoyu görmek istediğimizi garsonlardan birine söylüyoruz. Çünkü film casinoda çekilmiş ve oğlum orayı görmek istiyor. Garson akşam saatlerinde casinonun açıldığını şu an kapalı olduğunu söylüyor. Oğlumla üzülerek otelden çıkıyoruz.
Ben asıl Atam'ın hastalığı sırasında gelip kısa süre kaldığı oteli merak ediyorum. Otelin adı "Carlstad Hotel" ama bir türlü bulamıyoruz. Ümidimizi kesmisken bir dükkana girip soruyoruz ve biraz ilerde yanıtını alınca hızla devam ediyoruz.
Veee nihayet Carlstad. Çok eski ve çok güzel bir otel burası. Önünde resim çektiriyoruz ve oteli dışardan dikkatlice inceliyoruz. Ben içine girmek istediğimi söylüyorum çocuklarıma ve içeri girip gördüğüm ilk garsona Türkiye'den geldiğimizi ve bizim liderimizin Atatürk'ün bu otelde kaldığını bununla ilgili bir kayıtları veya görebileceğimiz bir şey olup olmadığını soruyorum. Bana Atatürk'ün odasının muhafaza edildiğini ve istenirse bir ücret karşılığı ziyaret edebileceğimizi söylüyor. Sevinçle meblağı ödemek üzere resepsiyona gidiyorum. Kişi başı 10 Euro ödeyerek Atam'in odasına gidiyoruz. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çok heyecanlandım.
Ve yetkili kapıyı yavaşça açtığında bir rüya alemindeymişim gibi odadan içeri yavaşça ben önde çocuklarım arkadan giriyoruz. Girdiğim andan itibaren gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Odada bulunduğumuz 15 dakika süresince ağlamamı durduramadım. Atam'ın kullandığı çalışma odasını muhafaza etmişler. Odada dolaşırken onun buralarda dolaştığını düşünmek bile beni nasıl etkiliyor. Benim ağlamamdan etkilenen çocuklarımda hüzünlü olarak odayı dolaşıyor. Yetkili kadın ile sohbet ediyoruz. Ağladığımı görüp bana çok mu seviliyor Ataturk ülkenizde diye soruyor. Hem de çok diyorum. Sonra çok ziyaretçimiz oluyor ülkenizden ve herkes odaya girince çok duygulanıyor diyor. Etkilenmemek mümkün mü? Zorda olsa odadan çıkıyoruz hüzünle.
Otelden dışarı çıktığımızda hemen kendimize gelemiyoruz. Normale dönmemiz 10 dakikayı buluyor. Kızım bir sonraki otobüsün yarım saat sonra olduğunu kaçırırsak 1.5-2 saat beklememiz gerektigini söylüyor. Normalde 45-50 dakika yürüyebileceğimiz yolu çok hızlı bir tempo ile 30 dakikada yürüyoruz. Ama nasıl bir koşturmaca, otobüse bindikten 1 dakika sonra hareket etti. Bilet aldik son 5 bilet kalmıştı, 3nü biz aldık.Kendimizi koltuğa atınca ne kadar yorulduğumuzu anladık.
Bu gidiş ve gelişlerimizde kullandığımız otobüslerin ait olduğu firmanın adı "Student Agency". Çok düzgün ve güzel çalışıyorlar. Çok cici hostesleri var. Bedava gazete veriyorlar ama sadece kendi dillerinde olduğu için biz almadık. Ayrıca bedelsiz kahve servisi var. Ama plastik bardakta servis yaptiklari için biz istemedik. Bir de film koydular, onu izlerken vakit çabucak geçiverdi.
Otogarda inip, metro ile doğruca otele gittik. Bavullarımızı aldık ve bizi ordan alacak Vladimir'e telefon ettim. Botelde onu beklediğimizi söyledim. Birazdan geliyorum dedi. 10 dakika sonra gelip bizi ordan aldı. Evine doğru yola çıktık. Evi 4.katta ve asansör yoktu. Oğluma çok acıklı baktım heralde 2 valizi ben çıkarırım, diğerini ablamla siz çıkarın dedi. Nihayet eve vardık. Bize peynirli makarna yaptılar. Vladimir ve eşi bir de 7 yaşlarında bir oğulları var. Ama onu bir kaç sene önce evlatlık aldıklarını söylediler. Küçücük ve yüksek tavanlı bir ev burası. Yemeğimizi yerken epey sohbet ettik 11 civari iyi geceler dileyip uyku moduna geçtik.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
10 Gün orta Avrupa - 11 Ağustos 2009 Salı - 8.gün
3/9/2009 · Kategori: Yurt disi seyahat
Sabah saatin çalmasıyla uyandım, çocuklar uyuyorken kalkıp balkona çıktım. Nefis bir manzara, seyretmeye doyamıyorum.
Hemen hazırlanıp çocukları uyandırdım ve kahvaltı salonuna gittim. Kızım ve oğlum biraz sonra yanıma geldiler. Kahvaltı hiç güzel degildi. Lezzetsiz bir peynir, salam ama muhtemelen domuz oldugu icin yiyemedik, kötü görünen muffinler. Sadece ekmekler fena degildi. Bir parca peynirle kahvaltımızı yaptık. Bize servis yapan güleryüzlü, yardimsever çocuğu daha önce resepsiyonda görmüştük. Kızımla adına "joker eleman" dedik, her işe koşturuyordu.
Ona Kotna Hora'ya gitmek istedigimiz ama nasil gideceğimizi bilmediğimizi söyledim. Bana Florenc Istasyonuna gidebileceğimizi ordan Kutna Hora'ya kalkan otobüsler olduğunu söyledi. Ooo çok kolay dün bizim indiğimiz istasyon bu metro ile 5-6 durak.
Istasyona vardık. Kisibasi 80Kr'ya 3 bilet aldım. Ve otobüse bindik, yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Güzel, sevimli, sessiz sakin bir yer burası. Burası UNESCO'nun koruma altına aldığı şehirlerden biri. Ziyaret etmek istediğimiz yer "Kemikli Kilise". Ortalıkta öyle bir yer görünmüyor. Yürümeye devam ediyoruz. Sonra içecek bir şeyler almak için mini bir markete giriyoruz. Kasadaki kadına Kemikli Kilise'ye nasıl gideceğimizi soruyoruz. Dükkanın dışına kadar çıkıp bize hararetle tarif ediyor tabi kendi dilinde ama el, kol işaretlerinden ne yöne gitmek istediğimizi anlıyoruz. Sanırım yaklaşık 1.5 km filan yürüdük. Ümidi kesmişken bir kilise görüyoruz ve içine giriyoruz. Evet burası bir kilise ama bizim aradığımız "Bone Church" degil. Ordaki görevliye soruyoruz, hemen karşıdaki sokağı tarif ediyor ve kendimizi sokağa atıveriyoruz.
Ve çok yürümeden Bone Church önümüze çıkıveriyor. Dışardan normal bir kilise gibi. Bahçesinde bir çok mezar var ve her yer temiz, bakımlı. Ana kapıdan içeri girerken üçümüz için 110 Kr giriş parasını ödedim. Yetkili hangi ülkeden olduğumuzu sorup, bize Türkçe broşür verdi. Bu broşür ile zaten küçük olan bu kiliseyi gezmeye başladık. Merdivenlerden inerken sağda, solda yer alan insan kemikleri ile yapılan dekorları izlerken insan bir tuhaf oluyor. Hepsi bir zamanlar bizim gibi yaşamış olan bu insanlar şimdi bir kilisenin dekoru olmuşlar.
Aşağıya inince avizenin, duvardaki armanın ve tel örgülerin arkasındaki kocaman bir tepe olan kemik yığınları insanın içini ürpertiyor doğrusu. Hele ki yaklaşık 40.000 insanın kemiklerinin burada olduğunu düşünmek çok korkunç. Bu kiliseye zamanın rahibi tarafından kutsal topraklardan getirilip serpilen topraktan ötürü herkes daha kutsal bir yer olduğunu düşünüp buraya gömülmek istemiş. Muhtemelen bu insanlarin kemikleri ama daha çoğu salgın hastalıktan ve savaşta ölenlere ait kemikler olduğu tahmin ediliyor.
Bir süre sonra gözünüz bu kemikleri görmeye alışıyor ama o içinizdeki ürperti adımınızı o kiliseden ilk attığınızdan çıkıncaya kadar devam ediyor. Küçücük bir kilise burası aslında. Önce şöyle hızla geziveriyor insan, çok detaylı bakmaya çekiniyorsunuz birazda korkuyorsunuz. Ama biraz zaman geçirince ikinci turu yavaş yavaş ve detaylı olarak yapıyorsunuz.
Kutna Hora'ya indiğimizde dönüş otobüs saatlerinide almıştık. Epey bir yürüme mesafemiz var. 15-2 km kadar. Daha fazla oyalanmadan dönmek istiyoruz ve bir sonraki otobüse yetişmek için bu uzun mesafeyi hızla yürüyoruz.
16:30 gibi Prag şehir merkezindeyiz. Sabah o çok az yapabildiğimiz kahvaltı ile duruyoruz. Ama hedefte "Charles Bridge" var. Oraya doğru yürürken yolumuzun üstündeki bir italyan lokantasından nefis kokular geliyor. Charles Bridge'i filan unutup, kokuyu takip edip lokantaya gidiyoruz, wallahi acıkmışız biz.
Çok şirin bir lokanta burası. İçerde sadece biz ve başka bir masa dolu. Hemen pizzalarımızı sipariş verdik. Ve yanınada 500ml. biralarimizi söyledik. Ohh deymeyin keyfimize. Derken dışarda şiddetli bir yağmur başlamasın mı? Masalar birer birer dolmaya başladı. Prag'ın en güzel caddelerinin birinde, çocuklarımla pizza ve bira keyif yapıyor, dışarda şımarıkça yağan yağmuru izliyoruz. Bu güzel keyif için bahşişle beraber 640Kr ödedik.Epey bir oturduktan sonra yağmurun hafiflemesi ile biz de karnımız tok olarak kendimizi sokaklara attık. Istikamet "Charles Bridge".
Çok meşhur bu köprüye geldik. Üstünde muhtelif hediyelik eşya satan, resim yapan ve bir sürü turistin olduğu bir yer burası. Sevimli ama bir bölümü tadilata alındığı için çok anlatıldığı kadarda güzel gelmedi bana. Belki çok şey okuyunca veya çok şey anlatınca insanın beklentisi daha yüksek oluyor, bilemiyorum.
Ama etrafındaki dükkanlar, cafeler çok güzel. Köprüyü bir kaç kez yürüdük, üzerindeki bir çok heykeli inceledik. Dükkanlara girdik, bir çok hediyelik baktık ama pahalı geldi bize. O yüzden bir şey almadık. Küçük bir market bulduk. Ordan cuma günü uçakta çocukların yemesi için büsküi v.s. aldım. Yarın sabah yanımıza sandviç yapıp almak icin ekmek ve peynir aldim, bir de akşam güzel manzaralı odamızda içmek üzere 1 şişe şarap ve Botelimize döndük.
Odamızda şarabımızı yudumlarken çocuklarım ile bugünkü gezinin kritiğini yaptık. Yarınki programı "Karlovy Vary" olarak belirlemiştik. Florenc Istasyonundan bilet alabileceğimizi öğrenmiştik. Sabah oraya gidip biletlerimizi alip o istasyondan binecektik. Sürekli o istasyonu kullandığımız için her tarafını öğrenmiştik artık Florenc'in.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
10 Gün orta Avrupa - 10 Ağustos 2009 Pazartesi- 7.gün
1/9/2009 · Kategori: Yurt disi seyahat
Sabah çok erken 6 gibi kalktık. Dün akşam kuzenden hangi metro ile nereye gideceğimizi öğrendik. Sabah okula gitmeyip bizi otobüse bindirmeyi teklif etti ama "olmaz sen okula biz Prag'a" dedim. Dün akşamdan öpüşüp, koklaştık ve vedalaştık. Uzun süre göremiyecektik onu.
Dün otobüs firmasını arayıp Viyana'dan Prag'a saat kaçta otobüs olduğunu öğrendikte bilet ayırmak aklımıza gelmedi. Tin tin elimizi kolumuz sallaya sallaya otobüsün kalkacağı yere geldik. Sabah 7:30 da oradaydık. Otobüs 8'e idi. Bilet almak için gişeye gittiğimde sadece 1 bilet olduğunu söylediler. Biz şok tabi. Hay Allah, nasılda düşünemedim, keşke önceden alsaydım ama son pişmanlık fayda etmiyor tabi. Gişedeki kıza muhakkak bugün Prag'a gitmemiz gerektiğini söylüyorum ama buz gibi bir ifade ile bana bakıyor. Ancak 2 kişi gelmezse yer açılabileceğini bununda çok zayıf ihtimal olacağını söyledi. 8'e kadar bekledik. Tabi ki açılan yer olmadı. Bir sonraki otobüs 17:00'de yani çok geçti.
Sinir içinde ne yapacağımızı düşünürken kızım ve oğlum Bratislava'ya gidelim ordan muhakkak buluruz deyince aklıma yattı. Saat sabahın 8'i akşam 5'e kadar beklemek çok anlamsızdı. Kadından gidip kişi başı 6 € verip Bratislava'ya 3 bilet aldım. 9'daki otobüs ile yola çıktık. Yol tam 1 saat sürdü.
Bratislava otogarında gişedeki kadından bilet almaya çalışıyoruz ama yok alamıyoruz. Bize otobüsten alın diyor. Otobüse gidiyoruz biletiniz yoksa alamayız, yerimiz yok diyor. En son kızım sinirle gişedeki kadına sesini yükseltince kadın her nasılsa bize Eurolines firmasının biletini satabildi. Kişibaşı 16 € ödeyip biletimizi aldık. 2.5 saat sonra gelecekti otobüsümüz. Biz de o minicik otogarda vakit geçirmeye çalıştık. Üst katında çok şirin bildiğimiz otobüsten otobüs kafe yapmışlar ona kızımla bayıldık. Oğlum bavulları beklerken biz de orda bu kadar stresin üzerine çok güzel bir kahve keyfi yaptık.
Prag'a gidecek otobüsümüz nihayet geldi. Sanirim 12:30'du otobüse bindiğimizde. Eurolines'in business hattı idi. Çok güzel bir otobüsle, çok keyifli 4.5 saatlik bir yolculuktan sonra çok merak ettiğimiz Prag'in "Florenc Station"a indik. Viyana'da olsaydık hala bekliyor olacaktık oysa biz Prag'a varmıştık. Kızım ve oğlum informationdan gideceğimiz yerin tarifini alırken ben de para bozdurmaya gittim. Maalesef Euro geçmiyor, kendi paralarını kullanıyorlaar. 100€ bozdurdum yaklaşık 2500 Kr aldım karşılığında.
Metro bileti alıp bindik. Bu arada kendinize ayrı, bavullara ayrı bilet almaniz gerekiyor. Onu da sonradan öğrendik. Kızın tarifi üzerine yazdığı metro durağında indik. Sonra tekrar otobüse binip sanırım 3 durak filan gittik. Ama indiğimiz yerde kimsecikler yok, in cin top oynuyor. Ben kalacağımız yeri internetten bulmuştum ve rezervasyonuda internet üzerinden yaptırmıştım. Aldı mı beni bir korku, ortada hiç öyle bir yer yok. Tarif alabileceğimiz bir insan bile yok ve hava kararmaya başlıyor.
Uzun süredir hep hayalini kurduğum Botel'den rezervasyon yaptırmıştım. Yani nehir üzerinde otel olarak kullanılan büyük teknede kalacaktık. Boat otel olduğu için adına Botel deniyordu. Tabi öyle bir yer varsa. Yolda gördüğüm yarı deli bir adama adresi gösterdim, eliyle geldiğimiz yer gösterdi. Oğlum niye saçma sapan insanlara sorduğum için bana sinirlendi. Ben de başka kimse varmıydı soracağım diye kızdım. Iyice sinirlerimiz gerildi. O koca bavullarımızla geldiğimiz istikamete doğru yaklaşık 1 saat yürüdük. O sırada information'daki kızın kulaklarını kaç defa çınlattık hatırlamıyorum. Benzin istasyonuna ve oğlum bir lastik tamircisine sordu. Ve metrodan indiğimiz durağın olduğu yere gelmedik mi? Nehir kenarında bizim Botel Vodnik duruyor. Sevinçle koşturduk tabi çektiğimiz sıkıntıları anında unuttuk. Hemen ödememizi yapıp (3 kişi 1 gece 70€) odamıza gittik. Hemen Botel'in karşısında Mc Donalds var ve metro ile buraya gelmek çok pratik. Biz kızımla üzerimizi değiştirip kendimize gelmeye çalışırken oğlum gidip bir hamburger yiyeceğini söyledi.
Odamız harika. Nehrin üzerinde hersey cok guzel. Odalar tahmin ettiğimizden çok daha büyük. Oturma odamız bile var. Hatta nefis manzaralı balkonumuz. Odadaki eşyalar eskice ama öyle olması bile bizi rahatsız etmiyor. Çok sevdik burayı. 1 saat sonra biraz kendimize gelince resepsiyondan metro ile şehir merkezine nasıl gideceğimizi öğrendik. Mustek durağı merkezmiş. Metro ile oraya gittik.
Akşam gördüğümüz bu şehri çok sevdik. Her taraf cıvıl cıvıl, ne kadar çok turist var. Oğlum bizde yasak olan casinoların önünden ayrılmadı. En son bir tanesine girmek istedi. Biz de kızımla güzel bir yerde yemek istiyorduk. Ve o muhteşem yeri bulduk: Municipal House'da biz nefis yemek yerken oğlum yan taraftaki casinoda izin verdiğim 30€ ile şansını denemek istedi. Yemeğimiz bitmek üzereyken oğlum neşeyle yanımıza geldi. 70€ kazanmış. Bize çok şirin bir local pub'da bira ısmarladı. Sonra da dondurmalarımızı yiyerek metroya doğru yola koyulduk.
Yarınki programımıza "Kutna Hora" yı koymuştum. Tabi ki nasıl gideceğimizi bilmiyordum. Sabah erkenden kalkıp yola koyulmamız lazımdı. Yorgun ama mutlu olarak sevimli Botelimizdeki odamıza döndük. Bir günde bu kadar heyecan ve stres bana çok fazla. Artık dinlenmek istiyorum.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Son Yazılarım
- 10 gün Orta Avrupa ve Eve Dönüş
- 10 Gün orta Avrupa - 13 Ağustos 2009 Perşembe - 10.gün
- 10 Gün orta Avrupa - 12 Ağustos 2009 Çarşamba - 9.gün
- 10 Gün orta Avrupa - 11 Ağustos 2009 Salı - 8.gün
- 10 Gün orta Avrupa - 10 Ağustos 2009 Pazartesi- 7.gün
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- uygarradikal
- Blogcu Yardım
- handanistan
- 2pembe
- womanworld
- cafenane
- tiklabasayemek
- homelink
- sultansofthekitchen
- keyifhane